
Som Interior olarak Şebnem Buhara ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, iç mekânın yalnızca estetik bir kurgu değil, ışık, oran ve malzeme arasındaki hassas dengenin zamanla derinleşen bir deneyime nasıl dönüştüğünü ele alıyoruz. Hızla tüketilen görsel dünyaların aksine, Buhara’nın yaklaşımı mekânı zamansızlık, sadelik ve bütünlük üzerinden tanımlıyor ve kullanıcıyla birlikte yaşayan, ilk anda etki yaratan değil, her temasında kendini yeniden hissettiren bir yapı kurmayı amaçlıyor.
Bir projeye başlarken ilk kararınız ne olur: mekânın bağlamı mı, kullanıcının yaşam senaryosu mu, yoksa mimari potansiyel mi?
Bir projeye başlarken tek bir başlangıç noktam olduğunu söyleyemem; ama yine de bir projeye başlarken ilk önce mekânın karakterini arıyorum. Çünkü her yapının, her boşluğun kendine ait bir gerilimi, bir sessizliği, bir potansiyel enerjisi var. Düşünmeye ve düşündüklerimi çizmeye başlamadan önce o enerjiyi tanımlamaya çalışıyorum. Işığın içeri giriş biçimi, tavanın yüksekliği, duvarın ağırlığı, boşluğun nefes alıp almadığı… Mekân bana ne olmak istediğini zaten anlatıyor ve aramızda bir diyalog başlıyor. Bağlamı elbette okurum, kullanıcıyı dinlerim, mimari potansiyeli analiz ederim. Fakat ilk refleksim bunları çözmek değil, mekânın özündeki duyguyu yakalamak. Çünkü tasarım benim için problem çözmekten önce bir atmosfer kurma meselesi… Eğer o ilk duyguyu doğru yakalarsam, geri kalan kararlar kendi içinde tutarlı bir şekilde yerini buluyor. Dolayısıyla benim başlangıç noktam bir veri değil, bir his. Mekânın taşıdığı o ham, işlenmemiş potansiyeli sezdiğim anda proje yönünü buluyor. Bağlam, kullanıcı ve mimari olanaklar o hissin etrafında katmanlaşıyor; ama ilk kıvılcım her zaman mekânın kendi iç sesi.

Sizin için “zamansız tasarım” ne anlama geliyor? Trendlerle ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?
Benim için zamansız tasarım, tarihsiz olmak anlamına gelmiyor, daha çok zamanla başa çıkan bir tasarım tutarlılığına sahip olmak diyelim. Çünkü bana göre bir işin zamansız olabilmesi için modaya değil, orana, malzemenin doğasına ve yapısal dürüstlüğe dayanması gerekmekte. Eğer bir tasarım yalnızca üretildiği yılın estetik kodlarına yaslanıyorsa, o yıl veya dönem geçince zayıflar. Ama özü sağlam kurulduysa, zaman ona zarar vermez; aksine derinlik katar. Trendlerle ilişkim ise kör bir mesafede değil. Elbette dünyayı izliyorum, malzeme teknolojilerindeki gelişmeleri, kültürel eğilimleri, değişen yaşam alışkanlıklarını görüyorum. Ancak trendi bir yön tayin edici olarak kabul etmek yerine dönemin psikolojisini anlamak için bir veri olarak ele alıyorum. Tasarım kararımı trend belirlemiyor, tasarımın kendi iç mantığı belirliyor. Yani benim üretim pratiğimde asıl mesele şu: Bir obje ya da mekân ilk günkü etkisini yıllar sonra da taşıyabiliyor mu? Yüzey yaş aldıkça güzelleşiyor mu? Kullanıcı onunla birlikte dönüşebiliyor mu? Eğer cevap evetse, orada zamansızlık başladı demektir.




Bir mekânda dengeyi kurarken oran, ışık ve malzeme arasında nasıl bir hiyerarşi oluşturuyorsunuz?
O kadar değişken ki… Şöyle başlayalım: Bir mekânda denge kurarken katı bir hiyerarşi tanımlamak istemem çünkü oran, ışık ve malzeme birbirine üstünlük kurduğunda bütünlük zedelenir. Ben bu üç unsuru bir kompozisyonun katmanları gibi ele alırım. Ancak çoğu projede ilk olarak oranı netleştiririm. Çünkü hacmin yüksekliği, boşlukların ritmi, doluluk–boşluk ilişkisi doğru kurulmadığında ne ışık ne de malzeme gerçek gücünü gösterebilir. Işık daha sonra devreye giriyor ama bir dekoratif unsur olarak değil, mekânın davranış biçimi olarak. Işığın gün içindeki değişimi, yüzeye değdiği an, gölge üretme kapasitesi… Bunlar mekânın karakterini belirliyor, oranı görünür kılıyor, hacmi tarif ediyor. Gelelim malzemeye… Bu iki katmanın üzerine yerleşen bir ten. Dokusu, sıcaklığı, yansıma biçimi… Bu katman da dengeyi tamamlıyor aslında. Kısacası benim için bu üçlü arasında sabit bir üstünlük var diyemem; proje bağlamına göre ağırlık merkezleri değişiyor. Ama nihayetinde amaç, oranı sağlam, ışığı bilinçli ve malzemesi dürüst bir mekân üretmek ve denge. Bu denge de üçünün sessiz uzlaşmasında ortaya çıkıyor.

Günümüz konut projelerinde en sık gözlemlediğiniz tasarım hatası nedir?
Yüzde yüz cevabım, ‘tamamlanmış’ tasarım. Bir bakıyorsunuz ki, her köşe tanımlanmış, her yüzey doldurulmuş, her boşluk programlanmış. Oysa ideal bir yaşam alanı, içinde yaşayan kişiye alan bırakmalı, nefes almalı, dönüşmeye izin vermeli. Aşırı tasarlanmış mekanlar ilk anda etkileyici görünse de zamanla kullanıcıyı kısıtlayan bir kabuğa dönüşüyor. Bir diğer mesele de ölçek duygusunun kaybı… Büyük metrekareli projelerde insan ölçeği unutulabiliyor; küçük metrekarelerde ise işlev kaygısıyla oranlar zorlanıyor. Oysa konut dediğimiz şey, en mahrem mekân tipolojisi. Burada yalnızca estetik değil, bedenin hareketi, sesin dağılımı, ışığın gün içindeki akışı da düşünülmüş olmalı. Kısaca benim gözlemim şöyle ki: Konut tasarımında esas hata, mekânı bir yaşam alanı değil bir ürün gibi görmek ve bu bakış açısının getirdikleri… Halbuki ev, zamanla anlam biriktiren bir organizma. Tasarımın görevi ise o sürece eşlik etmek olmalı, onu baskılamak değil.
Doğal malzeme kullanımının artmasını geçici bir eğilim mi, kalıcı bir paradigma değişimi mi olarak görüyorsunuz?
Doğal malzeme geçici bir eğilim olmaktan çok daha uzun süredir bizim hayatımızda, neredeyse zamanın başlangıcından bu yana esas olarak doğal malzeme isteniyor ve kullanılıyor. Bugün ‘doğal’ yazıp çiziyoruz ama aslında hepimizden önce vardı, en çok tercih edilendi. Kullanımındaki artış değil ama değerinin anlaşılmasını yalnızca estetik bir yönelim olarak okumuyorum. Bu durum, uzun süredir yapay yüzeyler ve kusursuzluk arayışı içinde yorulan insanın, temas edebileceği, yaş aldıkça güzelleşen yüzeylere olan ihtiyacından kaynaklanıyor. Taşın soğukluğu, ahşabın lifli yapısı, metalin zamanla kazandığı patina… Bunlar dekoratif tercihler değil, duyusal bir arayışın sonucu. Yani bence buradaki asıl değişim, ‘kusursuz yüzey’ anlayışının yerini yeniden ‘yaşayan yüzey’ fikrine bırakması. Doğal malzeme hata barındırır, iz tutar, renk değiştirir; yani zamanla birlikte evrilir. Bu, tasarımın geçici bir trendle değil, zaman kavramıyla yeniden ilişki kurduğunu gösterir. Dolayısıyla bunu geçici bir dalga olarak görmüyorum. İnsan hız çağında bile temas etmek, gerçek bir ağırlık hissetmek, doğayla yeniden bağ kurmak istiyor. Bu eğilim derin bir ihtiyaçtan besleniyor ve bu nedenle kalıcı bir dönüşümün parçası.
Küçük metrekareli alanlarda ferahlık hissi yaratmanın en kritik tasarım hamlesi nedir?
Algıyı doğru yönetmek… Fiziksel sınırlar sabit olabilir ama mekânsal deneyim sabit değildir. Dolayısıyla öncelikle hacmin düşey potansiyelini okumak gerekir; tavan yüksekliği, duvar sürekliliği ve görüş aksları doğru kurgulandığında alan olduğundan daha geniş algılanır. Ben küçük alanlarda en çok akış üzerine çalışıyorum. Mekânın içinde takılma noktaları olmamalı; dolaşım kesintiye uğramamalı. Bölücüler yerine geçirgenlik, kapalı hacimler yerine bütünleşik yüzeyler tercih ediyorum. Mobilyaların zeminden hafifçe yükselmesi, görsel sürekliliği koruyan depolama çözümleri ve tek bir güçlü odak noktası, karmaşayı engeller. Ferahlık ise yalnızca sadelikten değil, netlikten doğar. Işığın duvardan duvara akabilmesi, malzeme paletinin kontrollü olması ve oranların insan ölçeğinde dengelenmesi gerekir. Kısaca bana göre küçük bir alanı büyütmek değil, onu doğru yoğunlukta tasarlamak esastır.




Ticari mekân tasarlarken marka kimliğini mekânsal dile nasıl dönüştürüyorsunuz?
Ticari bir mekân tasarlarken marka kimliğini yüzeye yazmak yerine mekânın davranış biçimine dönüştürürüm. Önce markanın değerlerini, temposunu ve karakterini anlamaya çalışırım. Agresif mi, dingin mi, yenilikçi mi, köklü mü? Bu soruların cevabı, formun sertliğini, malzemenin tonunu, ışığın kontrastını belirliyor. Örneğin güçlü ve iddialı bir marka daha net akslara, keskin geçişlere ihtiyaç duyabilirken; daha rafine ve içe dönük bir marka yumuşak geçişler ve katmanlı ışık istiyor. Mekânın ritmi, markanın diliyle uyumlu olmalı. Ayrıca ticari mekanlarda hafıza çok önemli. Ziyaretçi oradan ayrıldığında aklında bir imaj değil, bir duygu kalmalı. Bu duygu tutarlıysa, mekân markanın uzantısına dönüşüyor. Dolayısıyla tasarımın görevi markayı anlatmak değil, onu mekânsal bir deneyime dönüştürmek diyebilirim.
2026 ve sonrasında iç mekân tasarımında belirleyici olacak ana eğilim sizce ne olacak?
2026 ve sonrasında iç mekân tasarımında belirleyici olacak ana eğilimin, içsel dayanıklılık kavramı etrafında şekilleneceğini düşünüyorum. Çünkü uzun süredir hız, görünürlük ve etki üzerinden tasarladık; şimdi ise insanlar mekanlardan güç toplamak, dengelenmek ve uzun vadeli bir aidiyet kurmak istiyor. Tasarımın yönü dışa dönük gösteriden içe dönük sağlamlığa kayıyor. Bu dönemde yaşam alanları daha esnek ama daha köklü olacak. Modülerlik artacak; ancak geçicilik hissi değil, süreklilik duygusu ön planda olacak. Yüzeyler daha az mükemmel, daha çok karakterli, plan şemaları daha az katı, daha çok uyarlanabilir olabilir. Ama bence asıl belirleyici eğilim şu: İnsan, mekânda yalnızca yaşamak değil, kendini yeniden kurmak istiyor. Tasarım bu ihtiyaca cevap verdiğinde kalıcı olmuş olur. Gelecek, daha gürültülü değil, daha bilinçli ve daha köklü mekanlara ait bence.
Dijitalleşme ve yapay zekâ, mimari tasarım pratiğini sizce yaratıcı açıdan güçlendiriyor mu yoksa tek tipleştiriyor mu?
İkisini de bir tehdit ya da mucize olarak görmemek lazım. Onları yeni bir tasarım katmanı olarak kabul edelim, çünkü düşünceyi hızlandırıyorlar, olasılıkları çoğaltıyorlar. Özellikle erken fazda, mekânsal alternatifleri karşılaştırmak ve strüktürel senaryoları analiz etmek açısından ciddi bir kazanım sağlıyor her ikisi de. Ancak bu mekanizma içine bir yaratıcılık girmesi gerekiyor ki o da algoritma değil, soruyu sorma biçimi olmalı. Eğer tasarımcı yalnızca üretilen görsellerin peşinden giderse evet, benzer estetiklere sürüklenmek mümkün. Çünkü veri setleri benzer referanslarla besleniyor. Ama eğer araç, kişisel düşüncenin filtresinden geçerse, o zaman özgünlüğü besleyen bir laboratuvara dönüşür. Benim için mesele şu: Yapay zekâ karar vermez, önerir. Seçim hala tasarımcının sezgisine, deneyimine ve etik duruşuna aittir. Yaratıcılığı güçlendiren de tek tipleştiren de insanın kendisi. Teknoloji yalnızca aynayı büyütüyor; içine ne koyduğunuz asıl belirleyici olan…
Bir mekânın gerçekten “iyi tasarlanmış” olduğunu anlamak için hangi kriterlere bakmalıyız?
İyi tasarlanmış… Bu çok izafi. İyi tasarlanmış olup olmadığı ile ilgili yorum yapmak istemem ama benim aradığım sorulara cevap verebiliyor olduğunu anlamam için önce onunla geçirdiğim zamana bakarım. İlk izlenim yanıltıcı olabilir ama asıl ölçütüm, mekânın bir zaman sonra hala tutarlı kalıp kalmadığıdır. Eğer ışık gün içinde değiştiğinde kompozisyon bozulmuyorsa, dolaşım doğal akıyorsa ve hiçbir unsur kendini gereğinden fazla dayatmıyorsa, orada bilinçli ve benim tasarım felsefeme yakın bir düşünce vardır derim. Bence tasarımda detay ile bütün arasında kopukluk olmamalı. Kapı kolundan tavan oranına kadar her karar aynı düşüncenin parçası olmalı. Akustik, ışık, temas, hatta kokunun bile mekanla kurduğu ilişki bu hesaba dahil bence. Ama belki de en önemli kriter şu: Mekân size ne yapıyor? Sizi hızlandırıyor mu, sakinleştiriyor mu, odaklıyor mu? Eğer tasarım, içinde yaşayan kişiye fark edilmeden hizmet ediyorsa ve zamanla anlam biriktiriyorsa, o mekân bana göre ‘doğru’ tasarlanmıştır. Çünkü iyi tasarım göstermez, işler.